Kendime Yeniden Merhaba

Camel – Lost and Found (Rajaz, 1999)

8 Şubat 2023’te, yani bundan üç sene önce, yazdığım veda yazısıyla blog yazmaya son vermiştim. Aradan geçen zaman bana kendim hakkında çok şey gösterdi. Bunlardan başlıcası, insanın kendi varoluşuna sırt çevirmesinin sonucunun ağır olduğudur. Üç senedir doğru düzgün bir şey yazmayan ben, hayatıma anlam katan başlıca birkaç unsurdan biri olan yazarak anlatma ihtiyacımı yok sayıyorum. Üstelik bunu, kendi kendimi oldukça yanlış görerek, adeta zihnimin içinde ters çevirerek, o baktığım yamuk açıyı da doğru sayarak yaptım üç senedir. Bunun sonucu mutsuzluk oldu. Çünkü insanın hayatı ne kadar yolunda giderse gitsin kendine anlam veren unsurlara sahip değilse mutsuz bir hayata çok kolay evrilebilir, Viktor E. Frankl’ın ölümsüz eseri İnsanın Anlam Arayışı’nda hayatıyla ortaya koyduğu gibi.

Yazmaya yeniden başlayacağım, burada ve yeniden kurguya dönerek. Elbette kendime bakışım, anladığınız üzere değişti. Dolayısıyla pek çok konuda artık farklı düşünüyorum. Eski yazılarıma dokunmayacağım. Çünkü hem onlarda hala katıldığım çok görüşüm var, hem de sıfırdan başlamak değil, kendimden yola çıkmak istiyorum.

Uzun süreden sonra yazdığım bu yeniden başlangıç yazıma, vedamı, Buradan Benden Bu Kadar başlıklı yazımı eleştirerek, daha doğrusu o yazıyı kaleme alan durumumu ortaya koyarak devam edeceğim. Yazı şöyle başlıyor:

Bir yıldan fazladır yazmıyorum burada. Bunun birkaç sebebi var. Bunları yazıp, blogun son yazısını da eklemiş olacağım. Blogun son yazısını yazıyor olmam, burada akseden eski toplumsal, politik görüşlerim veya değişen hayat görüşüm değil. Eğer aşağıda ortaya koyacaklarım olmasaydı burada yoluma değişmiş olarak devam edecektim. Fakat daha içsel bir kırılma ile, blog yazmamaya karar verdim.

Yazı değişimden bahsediyor, hakkı var, çünkü dönüştürücü tecrübeler yaşadığım bir senedir bloga yazı eklemedikten sonra gelmişti bu veda. Zaten bir senedir yazmıyordum ve bunu da açıklama ihtiyacı hissetmişim. Hem okurun buna hakkı var, hem de benim anlatmaya ihtiyacım var çünkü. Anlatmaya ihtiyaç duyarken kendini susturan biri… Devam ediyor yazı:

İlk olarak, entelektüel zannettiğim benliğime tutunmaktan vazgeçtim. Artık “böyle olmak” arzusu beni güdülemiyor. Ne kadar bildiğimi, okuduğum kitapları, dinlediğim müziği, beğendiğim tabloları göze sokarak ruhumu yüce tutma çiğliğimden yoruldum. Kendimi değerli hissetmek ve yaralarımın bir kısmını sarmak için bana en ulaşılır gelen tarafı tutmaktan vazgeçtim.

Hayatta ilgi duyduğu, üzerine emek harcadığı konular hakkında konuşmak kibir midir? Bunlar zihinsel uğraşlar diye, egoyu beslemek mi olur? Böyle düşüncelere kapılan birinin aslında kendiyle mücadele eden değil, kendi gibi birileriyle iletişimde olamadığı için kendini çok yalnız hisseden ve artık bundan yorulduğu için de ilgilerini kendine saklayan, susan, konıuştuğu şeyleri de etrafındakilerle ortaklaştığı konularla sınırlayan biri olduğunu biliyorum artık. Bunu yaşadım. Kimseye haksızlık etmek istemem, ama yalnızlaşıyorum ve ilgi alanlarımı kendime saklamak bu süreci tersine çevirmiyor. Her insan biriciktir ve onu kendi yapan özelliklerini gizlediğinde parıltısı da sönüyor. Çevresindekilerin gözünü kamaştırmaktan bahsetmiyorum, kendi yolunu aydınlatan ışığını yitiriyor. Ne kurgu ne kurgu dışı yazmadığım şu üç senede belki deneyip de başaramamanın hayal kırıklığından güya kurtuldum ama bana devinim veren anlamlılık duygumdan da oldum. Bu da beni daha kötüye götürdü, yalnızlığımı artırdı, içime kapattı. Zaten bunlara meyyalken iyice tuzağa çekilmiş oldum. Devam edelim.

Kendimi eskisi kadar bilgili, akıllı, zeki de zannetmiyorum. Böyle olunca, düşüncelerimin insanları ilgilendirdiğine yahut insanların sözüme ihtiyaç duyduğuna ilişkin belli belirsiz kibir de yok oldu.

Kendimi yargılıyor, acımasızca yaftalıyorum yazıda. Başkalarının bana atfettiği kibri de sahiplenmiş oluyorum. Gerçekten kibirli miyim, yoksa iletişim kurma çabalarım yok sayıldığı için mi uzak kalıyorum etrafıma? Açıkçası hayatımın son dönemlerine en yüzeysel ve yoz haliyle psikoloji bilimi hükmediyor. Sadece benim konum değil, internetin ve ana akım medyanın etkisiyle tüm ülkenin gündeminde bu var, sanki hayatın sırrını çözüyormuş gibiyiz. Bundan çok yorulduğumu hissediyorum. Her davranışa bir kalıp bulma ve sonu gelmeyen analiz döngüleri içinde hem kendimi hem başkalarını sürekli yargılama… Empati yapıyorum derken değer yargılarının yitirilişi… Neticede doğru ve yanlış neydi emin olamayan, kendimizi ve etrafımızı yargılayarak daha çok yalnızlaşan ve mutsuzlaşan kitlelere dönüşüyoruz. Şifacılığı, diğer her her ilaç gibi dozuyla alakalı olan psikoloji bilimine de haksızlık bu. “Düşüncelerimin insanları ilgilendirdiğine yahut insanların sözüme ihtiyaç duyduğuna ilişkin belli belirsiz kibir de yok oldu.” demişim. “İnsanları değiştirme gücüm sınırlı, hatta çoğu zaman yok, çünkü ben de hayatı oluşturan sayısız katılımcıdan sadece biriyim ve irade gücüm dahil kudretim bana bahşedildiği-tayin edildiği miktarıyla çok sınırlı.” diye düşünürken, buna bile bir kibir atfetmek ve köşeme çekilmeye bahane etmek… Halbuki insan insanın sözüne ihtiyaç duyar. Netice verir veya vermez, kendi sözümü söylemek ve hayatı da kontrol etmeye çalışmaktan vazgeçip dahil olmaktan başka elimizden ne gelir? Ben öylesine geçip giden, hayata kendi katkısını sunmaktan vazgeçmiş biri olmak istemiyorum ve bundan bir şifa ummuyorum artık.

Üçüncüsü, kitlelere olan inancım ve bağlılığım yok oldu. Kitlelerin beğenisine olan arzum zayıfladı. İnsanların beğeni ve takdirlerinin bireylerin kendilerini değerli hissetmek ve yaralarını sarmak güdüsünden kaynaklandığını anladım. İnsanların sırf bilgili, entelektüel, farklı, yandaş, paydaş, havalı vesaire görünmek için başkalarının beğenilerini taklit ettiklerini anladım. Üstelik taklitle yüceltilmiş o fikir, insan ve eserlerin bazılarının; sırf ilk veya eski olduğu için, kendinden sonra daha iyileri gelmiş olmasına rağmen kutsandığını gördüm. İnsanların taklit ettikleri beğenileri, mevzi kaybetmemek adına, hiç anlamamış veya özdeşim kuramamış ama zorla kendine beğendirmiş olduğu için ölümüne savunduğunu da gördüm. İnsanın tapınacak bir şeyleri mutlaka bulduğunu ve benliğini onda eriterek arındırmaya çalıştığını anladım. Dolayısıyla kitlelerin beğenisinde artık arzu edilebilir taraf kalmadı benim için. Hem insanın ne yapıp ne söylediği karıncaların, dalgaların, rüzgarın umurunda mı?

Fark ettiyseniz denge noktam yok. Her duygu, her söz, her fikir çok şiddetli. Eric Hoffer’in kitle hareketlerini yorumladığı Kesin İnançlılar kitabındaki fikirlerini isim vermeden alıntılıyor ve onların şiddetini çok abartıyorum. Eleştirdiğim şeyi kendim yapıyorum yani. Evet insanlar kendi hata ve kusurlarını savundukları dinin, ideolojinin, felsefenin kapsayıcılığında eritir ve fanatikleşebilir. Böyle çok örnek sayılabilir. Ama insanoğlunun örnek kişilere, hayatına anlam katan inançlara, dünyayı kavramasına kılavuzluk eden fikirlere ihtiyacı bitti mi? Bitebilir mi, biz böyle akıllı ve sosyal varlıklar olarak yaşamaya devam ederken? Öyleyse örnek insanları, inançları, fikirleri bir çuvala doldurup neden duvardan duvara vurmuşum ben? Neden hayata hala katkı verebilecek bir canlıyken kendimi dalgalarla, rüzgarla çok alakasızca kıyaslamışım ve buradan zorla bir anlam üretmişim? Neden olduğu haliyle kendini ortaya koymanın ve insanların takdirinin bendeki masum tatmin duygusunu dahi aşırılaştırarak şeytanlaştırmışım? Kendine böyle bakan biri huzur bulabilir mi kolay kolay?

Herkesi saran somut kaygılardan azade, hatta onların üzerinde olduğum yanılgısı tuzla buz oldu. Sıradanlığım ve sıradan kaygılarım gözümde değer kazandı.

Artık bireylere veya topluluklara atfettiğim olumsuz özelliklerden, kuşaktan kuşağa aktarılan kötü huy ve davranışlardan ne kadarını paylaştığıma daha uyanığım ve bundan gocunmuyorum. Evet eleştirilebilecek çok şey var. Ama bunları sayıp dökerek kendimi tatmin edip içimi rahatlatmanın kıymeti yok.

Evet kendindeki kibri fark edip ondan sıyrılmaya çalışan biri hayata karıştıkça insanlarla ne kadar ortak paydası olduğunu anlayıp rahatlar, hayata karışır. Bu ona iyi gelir. Fakat bu hale çok fazla anlam yükleyip de benliğini içine doğru bastıran, gizleyen, böylece herkesleşmeye çalışan kişinin şifa bulmasına imkan yoktur. Nitekim bende de öyle oldu.

Yapmayı düşünmekten kendimi alamadığım, sürekli arzusu ve eylemiyle yaşadığım şeye, kurgusal edebi metin üretmeye devam ediyorum. Basılır basılmaz. Beğenilir beğenilmez. Artık kendim gibi ve becerebildiğim kadar yazıyorum. Yazma ritmi ve düzenine dair kafamda kurduğum ritüellerden de kurtuldum. Her araçla, her zaman, her yerde bir şekilde yazılıyormuş bunlardan arınınca. Üstelik ne yüce bir yazarmışım, ne yüce yazarlar yüce yazarmış, ne de yüce yazar olmanın bir esprisi varmış. Dolayısıyla neşem yerinde.

İnsan kendini kandırmaya ne kadar da müsait! Alçakgönüllülük maskesi altında kendini yüceltmeye ne kadar da hazır! Üstelik bunu yaparken kendini akıllı, iyi zannetmeye ne kadar teşne! Neşem yerinde demişim, ne neşesi? Yazdığım roman blogumu bıraktıktan sonra ivme kaybetti ve bir önceki yazdığım romanın kurgusunu adeta kopyalayarak kötü bir sonla bitti. Kötü yazılmış iki romanım var ve yayınevlerinden reddediliyorum. Bundan açıkça ızdırap duyuyorum ve başarısızlık duygusundan öylesine korkuyorum ki son yıllarda hiçbir şey yazamaz hale geldim. Her şeye rağmen kendimi ortaya koyma, hayatımda anlam üretme gayretimi, yazma motivasyonumu yitirdim. Sırf bunlar bile beni belli ölçüde tatmin edip hayata bağlayacakken sırf yayınevlerince reddedilmenin acısından kaçmak için yazmayı bıraktım. Hayran olduğum yazarları küçümsüyorum yazıda ve güya böyle yaparak, gizli gizli eşitliyorum kendimi onlarla, böylece diyorum ki kendime: “Sen başarısız değilsin, çünkü onlar da zannettiğin gibi başarılı değil aslında ve veda yazının tamamında kalanında ele aldığın gibi, sadece kitlelerin kendini avutmak için tapındığı birer puttan ibaretler. Bu oyundan çık ve kendi yüceliğine çekil.” Ne kadar çarpık ve aşırı bir düşünce! Hayran olduğum yazarlar da birer insandı, iyi ve kötü huylara sahiptiler, acıları ve mutlulukları vardı, kendilerine bahşedilen yeteneklerin peşine düştüler ve insanoğlunun birikimine kendi katkılarını sundular, böylece diğer insanların orantılı veya orantısız takdirini topladılar. Lakin çok değerli, çok yaratıcı, insanı aydınlatıcı eserler de ortaya koydular ve hepimize ışık olmaya devam ediyorlar. Sırf bu tablo bile insanı hayata kendi ölçütünde katkı sunmaya ikna edecekken ben buna sırt çevirdiğim için kendi anlamımı yitirdim son yıllarda.

En önemli konuyu sona sakladım: Artık daha huzurlu ve mutluyum. Karamsar, bohem, melankolik halimi attım. Hayatı ve kendimi, toplumu algılayışım 2021 Aralık ayından beri hızla değişti. On yıllardır sırtımda taşıdığım çok ağır bir küfeyi indirmiş gibiyim. Beni mengene gibi sıkan, yahut bir yük beygiriymişim gibi gözümde at gözlüğü ve sırtımda kırbaçla hep aynı düşünce ve davranışlara yönlendiren geçmiş travmalarımın ve kalıplaşmış duygularımın, düşüncelerimin farkına vardım. Kendi kendimi çözümledim. Belki hepsine uyanamadım ama çözebildiğim ve barışabildiğim kadarı bile hayat kalitemi çok yükseltti. Neşem geri geldi. Olumluyu görebiliyorum. Düştüğüm yerden kalkabiliyorum. Mücadele edebiliyorum. Vazgeçebiliyorum. Başkalarına değil, kendime ve kendi aileme odaklanabiliyorum. Başkalarını suçlayıp, takılı kalmıyorum.

Böyleydim diyerek yine çok şiddetli şekilde kendimi eleştiriyor, son cümlelerde de var olmak istediğim ruh halini anlatıyorum. Ama bu paragraf koca bir yalan. En başta kendime söylediğim, sonrasında insanlara aktardığım bir yalan. Mutlu değilim çünkü. Hayatımdaki onca güzelliğe sahibim, şükür duygusu içindeyim, ama mutlu olmak için kendim gibi olmaya ihtiyacım var ve ben kendime acımasız davranarak, her şeyi çok abartılı anlayıp anlatarak, sonu gelmez analizlerle kendimi ve insanları didik didik ederek, olumlu örnek ve fikirlere yüz çevirerek, mücadele azmimi yitirip kabuğuma çekilerek bunu başaramayacağım. Şu üç dört sene, hayatımdaki onca güzelliğe rağmen, mutlu geçti diyemem ve bunun sebebi de kendimi ve dünyamı çarpık görmekten, ikisinden de kaçmaktan, kılavuzlarını yitirmekten kaynaklanıyor.

Hem artık bir oğlum var. Her şeyiyle ilgilenmekten, he işini yapmaktan, onunla oynayıp konuşmaktan olağanüstü zevk alıyorum. Eşimle, ailemle mutluyum. Mutluyum. Sızlanmak istemiyorum artık. Ne yapabiliyorsam onu yapmak istiyorum.

Bir oğlum var evet. Büyüyor. Ona kılavuzluk etmek varken, babasını tanıyıp yakın olmak fırsatını elinden almış olmuyor muyum susarak? Halbuki beni olduğum gibi görmeli. Ben buyum. Okumayı, yazmayı, dinlemeyi, anlatmayı, paylaşmayı seviyorum, her insan gibi benim de belli ilgi alanlarım var ve bunların peşine düştüğüm hayatımı yaşıyorum. Bu hayat bir gün oğluma miras kalacak, umarım ki ondan da kendi çocuğuna miras kalır hayatı, hayatımız… Sırf bunun için gülümsemeye, hayata katılmaya değmez mi halbuki? Evet sızlanmayayım ama sırf ses susuyorum diye sızlanmıyormuş gibi yapmayayım. Yaşayayım, etrafıma ve hayata elimden gelen katkıyı sunayım. İyisiyle ve kötüsüyle ben buyum diyeyim, yetmez mi çoğu şeye?

Dolayısıyla bu blog da burada sona eriyor. Yine de blogu silmeyi düşünmüyorum. Böylece kalsın. Baktıkça gülümseyebileceğim bir şey daha olsun.

Her şeyin siz ve sevdikleriniz, sevenleriniz için iyi olmasını dilerim. Esen kalın.

Bu yeniden başlangıç yazısını yazarak yeni bir yalan daha söylemiş oldum: Blog sona ermedi. Silmeyeyim evet, baktıkça gülümseyeyim ama çiğliğime hayıflandığım acı bir tebessüm olmayacak bu: Hayatımda geçtiğim aşamaları yad ederek “Böyle bir insan var ve bu benim.” dediğim bir seyrüsefer için kalmalı. Çünkü veda yazımın ve öncesindeki yazıların da buna hakkı var.

Elimden geldiğince, ritmini tutturmaya çalışarak yazmaya devam edeceğim. Yeniden merhaba.

Bir Cevap Yazın