Boşluk hakkında düşünüyorum, ya da, herkesin boşluğunun kendine olduğu ve kendinde ne varsa boşluğunu onunla doldurduğu hakkında.
Boşluğun rengi biz karamsarsak siyah, iyimsersek beyazdır.
Geçmişte çok dinlediğim ama artık sıkıntısından ve didaktikliğinden yorulduğum Pink Floyd’un Echoes şarkısı, içinde bol bol atmosferik boşluklar bulunan bir şarkı. Grup, boşlukları kara bir huzursuzlukla, gerilimle doldurmuş. Karamsar olan, sert olan derin zannedilir, karizmatik bulunur ya…
Diğer tarafta adı Echoes olan başka bir şarkı var, Camel grubunun aydınlık müziğiyle parlıyor. Bu şarkıda da boşluklar var, fakat bu boşluklar tanımsız bir uzamda bulunmuyor, kendi dünyamızın ferah çayırları, dereleri gibi huzurlu.
İsim aynı, hissiyat bambaşka.
Echoes, yankılar demek. Yankı, sesin büyük bir boşluktan ilerleyip engellere çarpması ve o boşluktan geri dönmesidir. Ama artık değişmiştir bir miktar. Kat ettiği mesafede aynı kalamamıştır.
Müzikteki boşluk notasızlık ve ritmsizlik evet. Ama bunu Pink Floyd gerilim unsuruna çevirirken, Camel nasıl rahatlatıcı bir es’e dönüştürebiliyor?
Herkesin boşluğu kendi doluluğundan doğar da ondan. İnsan, içindekini dışarı sızdırır.
Zen Budizmde oldukça önemli, yaşamı ve evreni anlamada hayati bir kavramdır boşluk. Varlığın geçici ama birbirine bağlı iskeletini ayakta tutan, boşluktur. Buna Ma denir. Japon kültüründe öyle köklüdür ki Ma, ve hatta Ku, Japon resim sanatının asli bir unsuru olagelmiştir.

Modern Japon sanatından bir çalışma. Boşluk sadece yokluk değil, azlıktır da. Turna kuşu bir silüetten ibaret, hiçbir detayı olmadığı halde o bir turna. Biliyoruz. Daha çarpıcısı, arkadaki yatay karaltıların dağ olduğunu hemen anladık. Halbuki silik fırça darbeleri görüyoruz.

Sanatçı kadının zarif güzelliğini imgeledikten sonra fona hiçbir detay eklemeden boş bırakmış. Aslında o boşluk, kadının yaydığı duyguyla dopdolu.

İki keşiş dağ başında hayatın anlamıyla ilgili konuşuyor. Gerçekten böyle bir sohbetin ağırlığının vadiye çöktüğünü anlatmak için boşluktan başka bir şey kullanılamazdı. Hiçbir fırça darbesi vurmasa bile boş bıraktığı alanı ressam çizdi.
Boşluk hiç de korkutucu durmuyor, eğer içimizdeki huzuru o boşluğa doldurursak. Bizim gözlerimize de ihtiyaç yok.
Ressamın gözleri ortada yok artık. Zihninin içi hala taptaze.
Boşluk, yoksunluklarımızdan, eksikliklerimizden, kırıklıklarımızdan, karşılanmamış ihtiyaçlarımızdan mı doğar? Yoksa eksik parça bulacağız diye, bir bütünden ibaret boşluğu mu parçalayıp anlam yükleriz?
İnsan olmanın zorluğu, bir başka açıdan, sadece var olanlara değil, kendi zihnimizde kurguladığımız “yok olanlara” da anlamlar, tanımlar, benzetmeler aramaktadır denilebilir.

Buradaki rahatsız edicilik, orada olmadığını vehmettiğimiz neleri kapsıyor? Eşya? Duvar? Işık? İnsan?

Bu tarla boş mu, dolu mu? Boş ise neden boş, dolu ise neyle dolu?

Peki bu odaya tamamen boş diyebilir miyiz?

Burası dolu bir şehir mi, yoksa boş bir şehir mi? Yalnızsak kalabalık ama boş. Değilsek tenha da olsa dolu.

Kelimelerle boş ama ihtimallerle dopdolu bir sayfa, bir defter.

Adamın gönlündeki boşluk, gidenlerden mi geriye kaldı yoksa henüz kimsenin gelmemesinden dolayı mı var?

Ağaçların varlığını mı görüyorsunuz, ağaçların yokluğunu mu? Dikkatinizi çeken yokluk ise, gökyüzündeki bulutsuzluk neden gözünüzden kaçtı?
…
Gördüğümüzün yokluğu, görmediğimizin varlığını çağırıyor olmasın?..
…
Çok güzel olmuş oğlum. Yazılarını elimden geldiğince okumaya çalışıyorum. Diğerleri de çok güzeldi. Yüreğine, eline sağlık.
Çok teşekkür ederim baba. Senden gelen takdir her şeyden değerli.